8.04.2026 23:33
Bazı günler vardır, takvimde yalnızca bir yaprak gibi görünür ama içine bakınca koca bir devri sığdırdığını anlarsınız. 6 Nisan da öyle bir gündü. Ankara Düşünür Koleji’nin çağrısıyla Türk Tarih Müzesi ve Parkı’nda düzenlenen programlarda Sunay Akın önce öğrencilerle, akşam saatlerinde de veliler ve öğretmenlerle bir araya geldi. Fakat o gün yalnızca bir söyleşi günü olarak kalmadı; tarih, Cumhuriyet, çocukluk, eşya, müze, dostluk ve vefa, aynı günün içinde birbirine eklemlenen halkalar gibi yan yana geldi.
Sunay Akın’ı yıllardır dinleyenler bilir: O, yalnızca konuşan biri değildir; anlattığı her şeyi yeniden inşa eden, geçmişin üzerindeki tozu sözcükleriyle usul usul kaldıran bir anlatı ustasıdır. Bu yüzden ona sadece şair, yazar ya da araştırmacı demek kafi gelmez. O, modern zamanın meddahıdır biraz da. Bir cümleden bir hatırat, bir oyuncaktan bir ülke hikâyesi, bir ayrıntıdan bir Cumhuriyet dersi çıkarabilen müstesna anlatıcılardan biridir. Ankara’daki buluşmalarda da tam olarak bunu yaptı.
Genç Zihinlerle Buluşma: Bilgiden Öte Bir Ufuk
Günün ilk programında bu kez karşısında öğrenciler vardı. Genç yüzlerin merakı, salondaki hayat belirtisi, söze daha başlamadan hissediliyordu. Sunay Akın, öğrenciler için hazırlanan “İki Kitap Bir Heves” başlıklı buluşmada yine o aşina olduğumuz ama her defasında tazeliğini koruyan anlatım gücüyle sahne aldı. Tarihi yalnızca sınavlarda ezberlenecek birkaç tarih ve isim olmaktan çıkarıp hayatın içinden bir serüvene dönüştürdü. Cumhuriyet’i, Atatürk’ü, düşüncenin özgürlüğünü, kültürün bir millet için ne anlam ifade ettiğini yavan cümlelerle değil; kıssalarla, anılarla, çağrışımlarla anlattı.
Onu dinlerken bir kez daha düşündüm: Bazı insanlar bilgi vermez, vizyon katar. Sunay Akın’ın öğrencilerle kurduğu ünsiyet de tam buydu. Atatürk’ü anlatırken onu heykellerin, resmî cümlelerin, tören nutuklarının içinden değil; aklın, merakın, aydınlanmanın ve kültürün merkezinden gösterdi.
Velilerle Hafıza Yolculuğu: Cumhuriyet’in İzinde
Akşam olduğunda salonda bu kez veliler ve öğretmenler vardı. Günün ikinci buluşması, “Cumhuriyete Giden Yol” başlığıyla yapıldı. Sunay Akın, izleyiciye seslenirken bu yolu bir kez daha belirgin kıldı. Cumhuriyet’in temel umdelerini, Atatürk’ün kurduğu düşünsel temeli, kültürel hafızanın neden muhafaza edilmesi gerektiğini anlattı. Bunu yaparken de yine kendi üslubunu kurdu: Ne öğretici bir ton, ne hamasi bir tekrar, ne de basmakalıp bir söylem…
Özellikle müzecilik üzerine söyledikleri üzerinde durmaya değerdi. Çünkü Sunay Akın için müze, sadece maziye ev sahipliği yapan bir yer değil; insanın kendine dönüp bakabildiği bir bellek mekânıdır. İstanbul Oyuncak Müzesi’nden söz ederken aslında çocukluğun ne kadar büyük bir kültür havzası olduğunu da anlatmış oldu. Oyuncak dediğimiz şey bazen bir ülkenin toplumsal tahayyülünü ele verir.
En Derin İz: Bir Dost Ziyareti
Fakat günün bendeki asıl derin izi, öğle programından sonra yaşanan o beklenmedik küçük yolculukta kaldı. Öğrencilerle yapılan buluşma bitmişti. Salon boşalmaya başlamış, gün yavaş yavaş başka bir tempoya geçiyordu. Tam o sırada Sunay Abi, o kendine has doğallığıyla, “Hadi Metin’i de ziyaret edelim,” dedi.
Yolda sohbet ettik. Bir anı başka bir anıyı araladı. Cebeci Asri Mezarlığı’nın 4. kapısından içeri girdiğimizde, bizi güler yüzlü bir görevli karşıladı. Sunay Abi, “Metin Uca’nın kabrine gitmek istiyoruz,” dedi. Görevli arkadaş, az ve yarım Türkçesiyle ama son derece berrak, samimi ve dikkatli bir tarif yaptı. Bazen insanı insana yaklaştıran şey kusursuz bir lisan değil, kalbi bir hüsnüniyettir.
Mezarın başına vardığımızda ilk göze çarpan şey, gösterişten uzak ama şahsiyeti olan bir sadelikti. Mezarın çevresini saran siyah demir parmaklıklar, içerideki hüzünle dışarıdaki hayat arasına ince bir sınır çekiyordu. Başucunda ve yanında duran iki küçük kedi figürü ise mezarın bütün atmosferine beklenmedik bir sıcaklık katıyordu. Sanki taşın soğukluğunu kırıyor, Metin Uca’nın o tanıdık, zeki, nüktedan ama insana yakın duran tarafına küçük bir selam gönderiyordu.
Sunay Abi orada yalnızca bir dostunun mezarı başında durmadı. Sanki eski bir arkadaşla hasbihal etti, aradaki mesafeyi kaldırdı. O anı uzaktan izlerken şunu düşündüm: Bazı dostluklar ölümle nihayete ermiyor, yalnızca başka bir boyuta geçiyor. Toprak altına giren bedendir; hatıra baki kalır, ses baki kalır…
O gün Ankara’da yapılan bu buluşmalar, sadece başarılı bir okul etkinliği değildi. Bir yanda çocuklara ve ailelere açılan bir kültür kapısı vardı, öbür yanda bir dostun mezarı başında duran insani bir nezaket.
Kardeş Haber: neoberidhaber.kahveciyazilim.com